Salı, Temmuz 14, 2009
Gittigidiyor.com NLP Semineri fotografları
Cuma, Haziran 05, 2009
ÖSS Adı ÖĞRETİM SEÇME SINAVI olarak değiştirilmelidir.
ÖSS : Öğrenci Seçme Sınavı mI? Öğretim Seçme Sınavı mı?
Öğrencilerin hayatındaki en önemli anlardan birisi ÖSS. Bu sınav için yapılan bir yıllık veya iki yıllık hazırlık, dershanelere ve özel öğretmenlere ödenen ücretler, anne, baba ve dershanelerin beklentileri öğrenciler üzerinde farkında olmadan veya olarak önemli baskılara yol açıyor. Bilgi sahibi olduğu halde soruları yapamamaktan korkan öğrencilerin istedikleri sonuçlara ulaşmaları da zorlaşıyor.
Bütün bunlara ilave olarak sınavın adı dolayısı ile “seçilmeye” çalışan öğrenci ilave bir baskı ile daha karşılaşabilir. Öğrenci Seçme Sınavı adı bu anlamda doğru kelimelendirilmiş değildir. Öğrenci alacağı puanlarla seçilmiş olacaktır. Bu gerçekte şuna benzetilebilir. Şimdi yapılmakta olan Roland Garros Turnuvasının adının Roland Garros Şampiyon Seçme turnuvası olarak değiştirilmesine benzetilebilir: Bu tabii ki oynayan oyuncuların birinci seçilmek için maç yapması gibi sonuç ortaya çıkaracağından bu isim turnuvada oynayanların oyunlarını da etkileyecektir.
Öğrenci Seçme Sınavı ise aslında çok kısa sayılabilecek süre içinde öğrencinin ne bildiğinin sorgulanmasıdır. Öğrencilerin bildiklerini beş seçenekli sorulara cevap vererek alacakları puan onların geleceklerini belirleyecektir. Ancak sınavı ve seçmeyi önemseyen ve çalışan öğrenciler, farkında olmadan sınavı ve seçilmeyi önemsemeyen kaynakları daha az olan öğrencilerden daha başarısız olabilmektedir.
Bu sonuçlardan dolayı ÖSS Öğrenci Seçme Sınavı adı ÖSS ÖĞRETİM SEÇME SINAVI olarak değiştirilmelidir, hem de hemen. Böylece öğrenci alabileceği puanlara göre istediği öğretimi seçecek ve edilgen olmaktan çıkarılacaktır.
Biraz daha dikkatli olarak incelenirse ÖSS Öğretim Seçme sınavı doğumdan sınav anına kadar bildiklerini ve öğrendiklerini cevap anahtarına yazmak olduğu için zihinsel süreçlerde önemli farklı sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bu anlamda Öğretim Seçme Sınavı sadece sınav değil öğrencinin doğumundan o ana kadar yaşadıklarını sorgulaması anlamına gelmektedir. Öğrenci beyninde bilgiyi çekerken o bilgi yakınında yaşadığı ve kendisini kötü hissettiği tecrübeler var ise o duyguları da hissetmeye başlamakta ve cevap veremediği durumlarda üniversiteye giremeyeceğini düşündüğünde, geçmişte yaşadığı başarısızlıklara ait duygular da yüzeye hep birlikte çıkmakta ve giderek kendisini daha kötü hissetmekte ve soruları anlayamaz ve çözemez hale gelmektedir.
Bu duygular ise karın ağrısı, mide bulantısı, sıkışma hissi, elde ve ayakta ağırlaşmalar olarak ortaya çıktığı için öğrenci sınavdan bir an önce kurtulmak istemektedir. Bazı vakalarda ise öğrenci zaman kavramını kaybetmekte ve bir soru ile çok uzun zaman uğraşmakta ve saate baktığında çok zaman kaybettiğini fark etmektedir.
Bütün bunlar çalışkan olup aile içinde şiddet gören, tacize uğrayan, öğretmenlerin, anne ve babanın baskı yaptığı çocuklarda daha çok görülmekte, bu duygular giderek artan bir ağırlıkta sınav içinde hissedilebilmektedir.
Yukarıda anlatılanlar ÖSS’nin sadece ÖSS olmadığını kolaylıkla anlamamızı sağlamaktadır. Bu ağır koşullar üzerine sınavın adının “Öğrenci Seçme” olması da baskının artmasına neden olan bir durumdur. Sınavın adının “ Öğretim Seçme” sınavı olarak değiştirilmesi, sınava birkaç gün kalsa bile çok yararlıdır.
Bu değişikliğin mümkün olan en kısa zamanda yapılması için bu maili mümkün olduğu kadar çok kişi ile paylaşmanız yararlı olacaktır.
Cengiz Eren
ÖSS adı “Öğretim Seçme Sınavı” olarak hemen değiştirilsin isteyenler grubu adresi
http://www.facebook.com/profile.php?id=1323685794#/group.php?gid=92342132553
Pazartesi, Mayıs 11, 2009
Şiddet ve Katliam
|
Salı, Nisan 28, 2009
Cengiz EREN/NLP Konulu İMED Sohbet Toplantısı
Değerli Üyemiz30 Nisan 2009 Perşembe akşamı saat 19:00' da Dernek Merkezi' miz Eğitim Salonunda6.Dönem Gece mezunu üyemiz Sn.Cengiz EREN tarafından "NLP Teknikleri ile Değişim"(kurumların ve kuruluşların davranış ve tavır açısından belirli yapılarının değişen piyasa koşulları ve büyüme ile bağlantılı olarak yeniden şekillendirilmesi)" Değişimin Kurumsal yapıda olduğu kadar zihinsel düzeydede gerçekleştirilmesi "KURUMSAL NLP (Neuro-Linguistic Programming)konulu seminer-sohbet toplantısı yapılacaktır.Sohbet İçeriği:NLP Nedir?
Tarihçe
NLP' yi bilmeden NLP' yi kullananlar
Duyular
Tecrübeler ve Sonuçları
Dil Kullanımı ve Türkçe
İçeriksiz Düşünme Modeli
NLP' nin kullanıldığı içerikler
Katılım durumunuzla ilgili lütfen Dernek Merkezi' mize bilgi veriniz.
İMED Dayanışma Hattı 0212 297 39 39
--------------------------------------------------------------
İMED
İşletme İktisadı Enstitüsü Mezunlar Derneği
Şehit Muhtar Cad., İlkyaz Apt. No: 2/2
Taksim 80090 - İstanbul
Tel: 0212 250 85 78
Fax: 0212 253 98 52
E-Posta: bilgi@imed.org.tr
Web: www.imed.org.tr
Nikolai Tesla
Nikolai Tesla. Çağımızın en önemli dahilerinden biri. Alternatif akım kullanımı ile başlayan dönemde çok önemli buluşlara imza atmış birisi. Cehennem silahi olarak bilinen ve bu gün uzaydan gelen göktaşlarına karşı kullanılabilecek HAARP projesi de onun zihninden çıkan sonuçların uygulaması.
Yaşadığı çağda Edison gibi bir buluşcu ile birlikte yaşaması da bir şanşsızlık. Yaptığınız buluşlar zamanınıza uygun olmalı diyebiliriz. Bundan yüzyıl sonra kullanılacak bir buluşu şimdi yaparsanız bunun kimseye yararı olmayacaktır. Bugün kullandığımız radar, cep telefonu, uzaktan kumandalar, kablosuz iletişim hepsi Tesla buluşunun sonuçları. En son buluşlarından birisi ise kendi laboratuarının olduğu mahallede manyeti alan etkisi ile yaklaşık 6 şiddetinde bir deprem yaratması, bina ve laboratuarının hasar görmesi ile ile sonuçlanması.
Buluşlarını yaptığı zamanda yatırımcılar o devrin iki önemli konusunda yatırım yapıyorlardı. Bunlardan birisi demiryolu, diğeri ise ampulün bulunmasından sonra elektrik dağıtım şebekeleriydi. Yatırımcılar bu sebepten onun buluşlarına ilgi göstermediler. Onun en büyük isteği ise Waldorf Astoria otelinde akşamları toplanan 500 kişilik zenginle kulübüne dahil olabilmekti. Ama olamadı ve tek başına hayatını kaybetti. Zengin olamadan ve para kazanamadan.
Dünyanın çekirdeğini parçalayabilecek Cehennem makinesi yapılabileceğini iddia eden Tesla'nın projesi yıllar sonra Alaska'da 950 KW ile yapılmaya başlandı. Bugün ise yaklaşık 3-4 milyon KW gücün kullanılabildiği bir yapı şekline büründü. HAARP adındaki proje ile dünyayın herhangi bir yerinde zelzele çıkarılabileği, mevsimlerinve bulutlarının yerinin değiştirilebileceği ve uzaydan gelen göktaşlarını parçalamak için kullanılabileceği söyleniyor. Hatta bir ara Gölcük depreminin bu sistem ile yapıldığına dair mesajlar internette dolaşmıştı.
Görüldüğü gibi dahi olmakta yetmiyor. Çok önemli buluşlar yapsanız bile yalnız kalabilirsiniz. Belki de deha biraz da yalnızlık demektir.
Bir başka nokta ise Nikolai Tesla adının Ergenekon dosyasında geçtiğini öğrense acaba ne derdi. Herhalde ergenekon kelimesini Ergeneocon olarak algılayabilirdi.
Ancak Tesla özelinde genel olarak söylenmesi gereken şey "algı seviyesi ve bağlantı kurma hızı yüksek kişilerin kendilerini diğerlerinden daha iyi koruması gerektiği". Tesla seçkinlemeye çalışırken kendi yeteneklerini yeteri kadar kullanamamış ve istediği sonuçlara ulaşamamıştı.
Cengiz Eren
21 Nisan 2008
http://www.erenlp.com/
Hıncal Uluç, Doğan Cüceloğlu, Ölümle değişim
Ölümü düşünmeden yaşamak güzel de..
Ünlü anekdottur..
- Yaşamınızın son saati olduğunu bilseniz, kimi arardınız?..
- ??????
- Peki ne duruyorsunuz o zaman?..
Zeynep Saçkırk'ın yolladığı satırları okurken aklıma geldi birden.. Zeynep kendi notlarını mı yollamış, internetten mi derlemiş, ya da Cüceloğlu'nun kitaplarından da nakletmiş, bilmiyorum.. Ama önemli..
Ölümle çok iç içe yaşadığım bu günlerde, yaşamı nasıl durmadan, nasıl anlamsızca ertelediğimizi bir daha düşündüm.. Sonra dedim ki..
"Bu Cüceloğlu'nu mümkün olduğu kadar fazla insan okumalı.. İşin bana düşen kısmı, bana gönderilen notu, size nakletmek..
Hıncal Uluç'un yazısı böyle başlıyordu. Bir pazar sabahı bir gazete köşesinde bu yazıyı görmek gerçekten üzücü. Zira pazar günleri sabahı insanlar için keyif aldıkları bir zaman. Uzun kahvaltı, yavaş dokunuşlar ve sohbet, televizyonda br kovboy filmi seyretmek ve Hıncal Uluç'un yazısı. Yazının devamında ise Doğan Cüceloğlu'nun bir seminerde anlattıkları. Bunları okuduğunuzda ayarınızın ve keyfinizin bozulması sonucunu ortaya çıkarabilir, pazar günü sabahı.
Doğan Cüceloğlu'nu tanıyoruz. Kişisel gelişimin Türkiye'deki öncülerinden biri. Aşağıda anlattıkları ise artık Kişisel Gelişiminden vazgeçip bir tarikat şeyhinin söylediklerine yakın şeyler söylemeye başlaması artık yaşlandığını ve ölümü düşünmeye başladığını gösteriyor. Daha öncesinde tavır koymak ve hayır demek konusunda hiçbir şey söyleyemeyen Doğan Cüceloğlu şimdi ise kişilere ölümü düşündürterek bilgi aktardığı kişilerin daha kolay yönetilmesini da sağlamaya çalışıyor. Bu anlamda kendisine Yaşam koçu yerine Öbür Dünya koçu diyebiliriz.
Peki, Hıncal Uluç bu yazıyı neden köşesine almıştır. Bunu almasının nedeni kendisinin de ölümü düşünmeye başlaması olabilir ya da insanlara ölümü düşündürterek tavır koymalarını engellemeye çalışması olabilir. Ancak kendisi için şanssızlık olduğunu söyleyebiliriz.
Doğan Cüceloğlu'nun konuşmasını aşağıdaki şekilde vermiş Hıncal Uluç. Yazının altına da bir yorum eklememiş.
Doğan Cüceloğlu'nun eğitimindeki katılımcılarla bir konuşmasından:
Doğan Cüceloğlu: Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı?
Bir katılımcı: Allah'a şükür, hocam, bildiğimiz kadarıyla yok.
Cüceloğlu: Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz?
Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar: Ölüm.
Cüceloğlu: Gerçekten de ölüm tüm insanların başına geleceği kaçınılmaz olan tek şeydir. Doğum da tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir, ama bundan sonra başa gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Başka hiçbir şey insanların tümünün başına gelmeyecektir. Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi?
Katılımcılar burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlar. Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğu da açıktır...
Cüceloğlu: Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz?
Katılımcılar: Hayır
Cüceloğlu: Bu saniye içinde olma olasılığı var mı?
Bir katılımcı: Var.
Cüceloğlu: Yarın?
Bir katılımcı: Evet.
Cüceloğlu: 30 yıl sonra?
Bir katılımcı: Olabilir.
Cüceloğlu: Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz?
Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü genellikle yaşama böyle bakmamışlardır.
Cüceloğlu: Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir? Var mıdır böyle bir garanti?
Bir katılımcı: Yoktur Hocam.
Cüceloğlu: Peki nereden biliyoruz az sonra telefonun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini?
Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlar.
Bir katılımcı: Hocam konuyu değiştirsek?
Cüceloğlu: Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence. Peki, acaba bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu bilseydiniz, o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz? Yoksa farklı şeyler mi yapardınız?
Bir katılımcı: Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam.
Cüceloğlu: Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz? Aynı iletişim mi olurdu? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz? Aynı konular, tartışma ya da gerginlik yaratır mıydı? Yoksa önemsiz hale mi gelirdi? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız? Ona, yüreğinizin derininden gelen bir "Seni gerçekten çok seviyorum" demeye ne gerek var diye düşünür müydünüz? Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı?
Burada bazı katılımcılar ağlıyordur. Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız olduğunu şimdi fark etmişlerdir.
Cüceloğlu: Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde "Şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim" diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?
Bu yazılanları okuduğunuzda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Herhalde katılımcılarla aynı duyguları yaşayıp kendinizi rahatsız hissetmenizin normal olduğunu söylenebilir. Ancak anlatılanların ortaya çıkaracağı sonuç Doğan Cüceloğlu'nun anlattıklarından çok uzak noktalara ulaşacaktır. Böylece kişiler kendilerini kötü hissedecekler, evde bıraktıklarının her an öleceklerini düşünecekler, tavır koymaları veya hayır demeleri gereken yerde "ölebilir" diye düşünerek tepki göstermekten vazgeçeceklerdir. Dahası her an ölebilirim diye düşünmeye başlayıp büyük ölçüde pasifleşmeye başlayıp bir müddet sonra ölüm korkusu duymaktan ötürü hiçbir şey yapamaz hale gelecekledir.
Bunun adına kötünün kötü ile tedavi edilmeye çalışılması diyebiliriz. Kötünün kötü ile tedavisi olmaz, olursa bile sonuç daha kötü olacaktır, normal olarak. Kanser hastalığını yaşayan birine daha kötü bir hastalığı örnek vererek onu rahatlatmaya çalışmanın hiçbir yararı olmadığı gibi onun söylenen hastalığı da düşünmeye başlaması sağlanacak ve o hastalığın da kendisinde çıkma ihtimali ortaya çıkacaktır.
Bütün bunlar Doğan Cüceloğlu'ndaki gelişim sürecin sona erdiğini anlatmaktadır. Bu noktadan itibaren ne kendisine ve nede başkalarına katkıda bulunması zor hale gelecektir. Bir seminerinden sonra sorulan bir soruya vermesi gereken cevap yerine anlattığı hikaya dikkate değer.
Doğan Cüceloğlu'na seminer sonrasında bir kişi şu soruyu sorar. "Doğan Bey, neden 6 ay Türkiye'de 6 ay Amerika'da yaşıyorsunuz? Türkiye'de neden sürekli yaşamıyorsunuz?" Doğan Cüceloğlu "ben cevap yerine size bir hikaye anlatayım" der ve anlatmaya başlar.
Köyde yaşayan uyuz bir köpeğe hiç kimse bakmaz ve köpeğin de uyuzu giderek artarmış. Köpeğe hiç kimse de dikkat etmezmiş. Bir gün bu köye bir Amerika'lı aile gelir, yerleşir. Yerleştikten sonra uyuz köpeği görürler ve bakmaya başlarlar. Günler geçtikçe köpeğin uyuzları kaybolur, tüyleri parlar, normal kilosuna kavuşur. Köpek güzelleşmektedir ve köylüler de köpeğin ne kadar güzel bir köpek olduğunu anlarlar.
Amerika'lı aile köyden ayrılacaklardır ve köpeği de birlikte götürmek isterler. Fakat köylüler güzelleşen köpeğin götürülmesine izin vermezler. Amerikalı aile köyü terkeder ve köpek kalır. Bir kaç ay sonra köpek zayıf, uyuz ve yaralı haline geri döner. Doğan Cüceloğlu kendisini dinleyen bir kaç kişiye bakar ve "İşte ben bu yüzden Türkiye'de sürekli yaşamak istemiyorum" der.
Kendisi için böyle bir metaforik hikaye anlatabilen bir kişisel gelişimcinin Türkiye'de sürekli yaşamaya başladıktan sonra yukarıdaki ölümlü cümleleri dinleyenlerine söylemesi çok da anormal değil. Daha fazla da bir yorum yapmanın gereksiz olduğunu düşinüyorum.
Cengiz ErenBir zamanda ve bir yerde yazılmıştır
Issız Ada'm, Issız Adam, Bir Çağan Irmak Filmi
Sonunda Issız Adam filmin gittim. Babam ve Oğlum filmini gözyaşları içinde sinemadan çıkanları gördüğüm için seyretmemiştim. Sadece Çağan Irmak’ı anlamak için Issız Adam filmini seyretmeye karar verdim.
Önce bir chat ekranı ve hareketin başlaması ve Galata Cihangir arasında yaşanan marjinal hayatın görüntüleri ile başlayan film kapılı bir yatak odasına iki erkek bir kadının girmesi ile başlıyor. İçeride bekleyen tanınmamak için gözlük ve şapka takan erkek ve içeriye giden bir kadın ve erkek. İçeride neler yaşandı bilemiyoruz ama sonrasında yaşananlara baktığımızda şiddet dolu seksin izlerini görüyoruz.
Bu ilişkiler hem günlük ve hem de para ödenerek yaşanan ilişkiler. Başrol oyuncusunun yaptığı işe çok uygun bu ilişkliler. Lokanta işleten bir kişinin hazırladığı yemekler de o anda alınan tat var ama ertesi gün yenenler vücuttan dışarı atılmak zorunda. İlişkiler de yemekler gibi günlük ve ücrete tabi. Adam zaten Issız Adam. Issız adam zaten ıssızdır ama filmin adı Ada isimli kızın ıssızlaşması sürecini anlatıyor gibi. Issız Ada’m diyor aslında Çağan Irmak, cinas kullanarak, marmara denizindeki Sivriada ve Menderes’in idamından sonra ıssızlaşan Yassıada gibi.
Bu anlamda film kadınlar için çevrilmiş durumda. Çağan Irmak için sinemanın Sezen Aksu’su diyebiliriz. Sezen Aksu’da kendi çektiği acıları şarkılarına aktararak aynı sonucu yaratıyor. Kadınları çaresizleştiren, tavır koymasını engelleyen ve Sezen Aksu bile acı çekiyorsa benim de acı çekmem çok normal diyerek acıyı normalleştiren kadınlar doğal olarak pasifleşiyorlar. “Lütfen karşıma çıkma görmeyeyim bir yerlerde” kadınların tavır göstermesini engelliyor mu? Engellemiyor mu? Ya da kadınları aşağılamıyor mu? Üzerinde düşünmek gerekiyor.
Film de aynı yapıda kurgulanmış durumda. Bir erkeğin zorlaması ile elde edilen kadın yine erkeğin kararı ile ayrılmak zorunda kalıyor. O zaman Çağan Irmak’ın kadınlara olan bu hıncının nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışmalıyız. Hem kadınlara film çekip onları ağlatmak ve kadınları aşağılamak pek anlamlı gelmiyor.
Filmde ilginç detaylar var. İki evde de yatak odalarının kapıları yok. Erkeğin yatak odasında yatak var sadece, kadının yatak odasında çok sayıda kitap ve dergi yatağın hemen arkasında duruyor. Yatak odalarının kapılarının olmaması yatak odalarında mahremiyetin kalmadığını gösteriyor. Ancak çocuk ana ocağında iken yatak odasında hem kapı var ve hem de masa ve üzerinde birkaç kitap. Ama zorluklarla yaşanan acı ile değersizleşilen yaşamda kapılar olmayacaktır yatak odalarında.
Koku ve tat unsurlarının bu kadar yoğun olarak kullanılması Çağan Irmak’ın zihinlerde yer etme çabasından kaynaklanıyor, biraz da kadınların parfümü yoğun olarak kullanmaları gibi bir şey bu sistematik.
Kadın ise çocuklara kostümler yapıyor. Bu kostümlerde erkeğin hazırladığı yemekler gibi bir kez kullanılıp dolaba kaldırılıyor. Çift tabancalı kovboy olmak isteyen küçük kız ise erkek olmak istediğini anlatmaya çalışıyor.
9.5 hafta filminden de esintiler olan bir filmde cinsellik normal yaşandığında istenen sonuç ortaya çıkmıyor. Filmin etkileyen sahnelerinden biri kızın üstte olduğu durumda ortaya çıkan rol değişimi. Kadın erkek oluyor erkekse kadın. Anneye ilgili gösteren ve onu gezdiren kiz ve annenin kola bardağını devirmesi ile yaşana dramatik sahne var. Devrilen bardağın boşalması ve ortalığın kirlenmesi, annenin bunu önemsemesi ile sesin ani yükselmesi patlamayı ortaya çıkarıyor. Bardak devrilmiş ve ortalık kirlenmiştir. Bir şeyin kirlenmesi değersizlik hissediliyorsa böyle bir tepki österiliyor olabilir. Anne ve oğul arasındaki ilişkinin aslında ne kadar göstermelik olduğunu da gösteren bir durumdur, bu.
Sonrasında kristal küre kırılmış ve gerçek ortaya çıkmıştır. Adam hem ıssız ve hem de değersiz kalmak istemektedir. Geçmişte kaybettiklerine bakıldığında başrol oyuncusu artık kaybetmek istememektedir. Sevebileceğini anladığında artık ayrılma gereği de ortaya çıkmıştır. Kaybetmemek için kazanmamak stratejisi etkindir, duygusal açıdan. Bu yüzden sadece kaybedebileceği kişilerle birlikte olacaktır, kendini değersiz hissettiği için değersiz kişilerle birlikte olmaya çalıştığı gibi.
Güneşin sadece günün belirli saatlerinde camdan içeriye girdiği labirentlerde yaşayanlar için kapana kısılmış fare gibi bir davranış modelini ortaya çıkarmaktadır. Müşterilerini yaptığı güzel yemeklerle tatmin eden adam kendisini bir türlü tatmin edememektedir ve hiç olmayacaktır da.
Kendisine bir Golden Retriever gibi Şef garsonun hayatını özenmekte ve çocuğunu kendi çocuğu gibi benimseyen ve o istediği için sinemeya giden adam Ada’sı ile karşılaşır, bir kaç yıl sonra.. Kendisi aynı ıssızlıkta yaşarken Ada’nın evlendiğini ve çocuğu olduğunu öğrenir. Filmdeki iç konuşmaların yapıldığı sahne olması gerekenden uzun tutulmuş görünmektedir. Düşünülenler ile söylenenler arasında farkı anlatmaya çalışırken Çağan Irmak duyguları kavramaya çalışmamızı sağlamakta görünse de izleyecileri ağlatmak istemektedir ama bu pek yeterli değildir.
Ada İngiltere de yaşamaya başlamıştır. Sevmediği bir kişi ile evlendiği için ve ada’da yaşadığı için yalnızlığı ve ıssızlığı artık adama göre daha fazladır. Ferhat Göçer’in “Yastayım, herkes beni hasta sanıyor” müziği bu riyakarlığa daha uygun düşmektedir. O şarkıda da evlenip çocuk sahibi olduktan sonra eski sevgilisinin hatıraları ile yaşayan bir kişi anlatılmaktadır. Bu şarkının sözlerinin dikkatli olarak incelemenizi öneririm.
Bu filmde ağlayanlara gelince, hayatlarında tavır koyamamış ve sonunda bir şeylere “razı” olan insanların duygularının dışavurumudur sadece, akıtılan gözyaşları. Büyük ikramiye beklerken amortiye razı olmuş insanların acılı hayatlarını ortaya çıkarmaya çalışmaktadır, Çağan Irmak, belki de kendi yaşadıklarının. Adam Issız’dır, adamın Ada’sı da Issız kalmıştır ve adamdan daha zor durumdadir ve çaresizdir ve de kaçmıştır.
Tarçınlı havuçlu kek, dolma, kahvaltılar, kahvaltı tepsisindeki fesleğen koku ve tatla ilgilidir. Ne yediğini bilemeyen ve daha sonrada bunları hastanede çıkaran çocuğun ağız tadı bozulacaktır, blumia benzeri bu durumu yaşarken. Yiyecek ve bunu hazmederek değil kısa yoldan çıkaracaktır. Kısa yollar hayatı kolaylaştırır gibi görünürken kaynakları kullanmayı engellemektedir.
Telefonu açan kız arkadaş Ada’nın hayatını ıssız adam’dan daha fazla etkilemiştir. Olmaması gereken bir ilişkiye başlayan ve ikna edilen kişi, ayrılmak için de kolaylıkla ikna edilebilecektir.
Toplu olarak bakıldığı filmde sekanslarda kopukluklar görülmektedir. Mutfaklardaki masalar ve dekorasyon mutfağın yatak odasından daha önemli hale geldiğini dair sonuçlar sayılabilir.r. Hem büyüklük ve hem de detaylar açısında mutfak daha zengindir. Cihangir’deki marjinal sayılabilecek hayatı anlatan Issız Ada’m filminin iyi gişe yapmış olması, iyi olmasından değil, duygularını ifade edemeyen ve kendilerini çaresiz hisseden kadınların hislerine tercüman olmaktadır ve kendisini kadın gibi hisseden ama bunu açığa çıkaramayan erkeklerin. Bu yüzden iyi gişe yapması normaldir ve Çağan Irmak yeni filmlerinde kadınların duygularını kullanmaya devam edecektir.
Son olarak şu detay söylenebilir. Orhan Pamuk’un Babamın Bavulu isimli Nobel ödülü konuşmasında “Anne” olmadığı gibi, bu filmde de “Baba” yoktur. Orhan Pamuk ben “acı çektim, kitaplarımı okurken sizi acı ile cezalandırıyorum” derken, Çağan Irmak’da aynı şeyi yapmaktadır. Bu detay ve ne kadar acı çektiği doğrudan Çağan Irmak ile ilgilidir ve ne sonuçlar ortaya çıkarabilir, bunu yorumlamak ise size kalmaktadır.
Acı çekmek, acı vermek, değersizleşmek ve kazanmamak, terkettirmek ve Issız Ada’m, Babasız Oğul, Ağlatıcı Çağan Irmak.Orhan Pamuk, Sezen Aksu ve Yastayım Ferhat Göçer.
Şarkılar "analog", yaşamsa "dijitaldir", Issız Ada'm'da
Cengiz Eren
22 Ocak 2009 Kozyatağı
http://www.erenlp.com
Not: Hero-kahraman, altıncı his, eyes wide shut, abuzer kadayıf, filmlerini yanına nlp kelimesini yazarak arattığınızda diğer ilginç yorumlara da ulaşabilirsiniz.
Pazartesi, Nisan 27, 2009
ClockWork Orange ve Başarıya programlanan zihinler
Geçtğimiz yıllarda toplumun önüne sunulan "Başarı" modelleri de istenen sonucu ortaya çıkarmayan zihin programlama modelleridir. Başarılı olmak, tozu dumana katmak (yakıp yıktığınızda toz dumana katılır), kişisel kurtuluş savaşı başlatmak (savaşın sonunda kan ortaya çıkacaktır), mükemmelliğe ulaşmak ve benzeri bir sürü kavram ya da metaforla zihinlerin programlanabileceğini düşündürtmektedir. Ancak bu yola çıkanların dikkatli olmaları gerektiğini öncelikle söyleyebilmek mümkün. Zira farkınd olmadan otomatik portakal haline gelebilir yapmak istemedikleri şeyleri yaparak kendileri ile iletişimlerini kesebilirler ve hasta adam (sick-man) haline dönüşebilirler.
Clockwork Orange filminde beyne bilgi aktarılarak düzgün bir vatandaş yaratmak isteği herhalde dünyada yönetim oluştuğu günlerden bugüne kadar devam etmiştir. Hem yönetenler, hem tarikat şeyhleri kendi söylediklerinin doğru kabul edildiği, düşüncelerini eleştirmeyen vatandaşlardan ve müritlerden çok da hoşlanır olsa gerektir. Bir de yapılanlar konusunda "siz bilirsiniz" cümlesini duymayıda istiyor olabilirler. Bu söylemler kendilerinin yaptıklarını da doğrulayacaktır. Çağımızın yeni düzeninde zihnin programlaması reklamlarla, şarkılarla, haberlerle, dizilerle, filmlerle ve yeni dönemde internet yayınları vasıtası ile yapılmaya çalışılmektadır. Amaç tepki göstermeyen, söylenini kabul edip etmediği belli olmasa da kabul etmiş görünen bir insan grubu yaratmaktır.
Burada müziğiin ve ritmin önemini de unutmamak gerekiyor. Zira dizilerin izlenmesindeki en önemli etkenlerden biri arka plan müzikleridir. Reklamlar benzer şekilde organize edilmekte hareketli parçaların görüldüğü marka bilgileri zihnimize müzikle kaydedilmeye çalışılmaktadır.
Aktarılan bilgilerde ise zihinsel boşluklar önem kazanmaktadır. Toplumdaki zihinsel boşlukların ne olduğunu farkedenler bu içerikleri doldurmaya çalışmakta ve zihnimizde yer almak veya aldıkkları yeri üste taşımak istemektedirler.
Başarı Türk insanının zihininde olan boşluklardan, cinsellik ise bir diğeri. Ünlü olmak, yabancı dil bilmek, zengin olmak, güçlü olmak, tavır koyabilmek, hayır diyebilmek de boşluklar arasında sayılabilir. İşte bu boşlukları doldurmaya çalışan kişilerin çok iyi birer sosyolog oldukları söylenebilir. Özellikle şarkılarda ve reklamlarda gördüklerimiz bu boşlukların doldurulmaya çalışılmasından ibarettir. Magnum reklamında aktarılan röntgencilik, sonrasındaki heyecanlanmanın dondurma ile bastırılmaya çalışılması ve reklamın sonunda gösterilen çukulata içinden çıkan Mangumun neleri çağrıştırdığına dikkat ederseniz ne demek istediğimi kolaylıkla anlayabilirsiniz. Önceki dönem reklamlarda Magnum'u erkeklerin aldığı söylenebilirse, yeni kampanya da kadınların hedef alındığı söylenebilir.
Kredi kartları reklamlarında görülen harcadığınız paradan para-puan kazanmakta benzer şekilde kişilerin para harcamak konusundaki boşluklarını doldurmaktadır. Sizden bir para çıkıyorsa ve bundan para kazanıyorsanız kazandığınız paradan sizden çıkan parayı çıkarttığınızda elinizdeki sonuç ne kadar kaybettiğinizi gösterir.Uzun vadeli yapılan taksitlerde sizin o kartına bağlı olmanızı da ayrıca sağlayacaktır. Böylece kredi kartınızdaki ödemelerde yaptığınız bir geç ödeme kazandıklarınızın hepsini alıp götürecektir. Sizden bir para çıkışı varsa bundan para kazanmayı düşünmek akla yakın olmayacaktır. Para sizde iken para kazanmak istiyorsanız tahvil, borsa, faiz gibi yatırım araçlarına yönelmek daha yerinde olur.
Yaptığınız davranışlara bir bakın, bu davranışlar sizin kendi kararınızla mı alınıyor yoksa bir otomatik portakal gibi zihninize aktarılan bilgilerin sonucu mu? Eğer bir marka veya ürünü üzerinde hiç düşünmeden almaya kalkıyor veya istiyorsanız bilin ki Clockwork çalışmaktadır, tik tak, tiktak şeklinde.
İnsanın kendi boşluklarının farkına varması ve bu boşluklarını kendisinin kendi kararı ile doldurmaya başlaması kaynaklarını kullanabilmesini sağlayabilir, hem de çok kolaylıkla. Aksi takdirde farkında olmadan zihinsel MS (Multipl Sklerosis) hastalığına yakalanıp, kaynakları çok zengin olduğu halde bunları kullanamaz, uçak, deprem, sınav korkuları ile yine farkında olmadan kendilerini korumaya çalışabilirler. Bu sonuç ise onları giderek hiçbirşey yapamaz hale getirecek, çok acı çekildiğinde yaşanacak değişim sürecinde de büyük acılar yaşanabilecektir.
Yazılanlar hakkında karar ve yorumlar tabii ki, size ait.
Secret
Secret kitabı üzerindeki tartışmalara devam ediyor. Kitap bu tartışmaların yapılmasını gerektirecek bir kitap mı? Kolaylıkla hayır denilebilir. Ferrarisini Satan Bilge ne kadar önemli ise bu kitapta ancak onun kadar önemli olabilir.
Kitabın içinde anlatılanların küreselleşme ilgili bağlantıları kurulabilir. Ama bu kitabın ortaya çıkaracağı sonuç bundan daha çarpıcı. Zira kitapta para eşittir başarı olarak görülmekte ve yazar bir çok insandan görüşler almış ve bu görüşleri derlemiş durumda.
Kitabı okuyan kişilerin kaynaklarının zenginliği sorgulanmadığı için "herkes istediği zeginliğe kavuşabilir" mesajı, biraz da kimlik seviyesinden bilgilerle destekleniyor. Bu ise oldukça tehlikeli souçları ortaya çıkaracaktır. Ortaya çıkacak sonuç şu olabilir. Bu kitabı okuyan insanlar nasıl olsa herşeyi yapabilir mişiz, diyerek rahatlayacaklar ve biraz daha pasif hale geleceklerdir.
Bu konuda yazılan 3 yazı http://www.erenlp.com ve http://www.cengizeren.info adreslerinde yayınlanmakta ve çok okunmaya devam etmekte.
Ancak bu projenin başarılı olmadığını söylemek mümkün değil. Daha önce DVD'leri ve CD'leri yayınlanan Secret kitap haline getirildiğinde önemli bir satış yakaladı. Daha sonra Ayşe Arman'ın kendi deyişiyle "aldatılması" ile biraz daha gündemde farklı şekilde yer aldı. Birçok köşe yazarı bu konuda yorumlar yaptı, bazıları bu kitabı okumadan.
Geleceğin planlanması, kaynakların zenginleştirilmesi, kaynaklara uygun hedefler organize edilmesi teknik sayılabilecek konuları kapsıyor, zihinsel süreçler açısından. Bilgenin hiç ferrarisi olmadığı gibi kitapta da secret veya sır yok.
Zihinsel Detoks
Vücuttaki toksinlerin dışarı atılmasına sağlamaya çalışılan detoks işlemi deniyor. Detoxication kelimesinin kısaltılmasından elde edilen bir metafor. Detokslandım diyen birinin birkaç günden bir haftaya kadar Spa veya benzeri yerlerde kontrol altıda kaldığı da anlaşılabilir. Özellikle sıvı gıdalarla beslenip insan organizmasında oluşan birikmiş zararlı maddelerin temizlenmeye çalışılması detoksun ana amacı. Kilo vermek, daha sağlıklı hale gelebilmek, vücut direncinin arttırılması istenen sonuçlardan bir kaçı.
Ancak konu biraz daha dikkatli olarak incelendiğinde özellikle bu yöntemle kilo veren kişilerin bir müddet sonra eski durumlarından daha fazla kilolu aldıkları da kolaylıkla görülebiliyor. Kişi vücudu tamamen bakterilerden arınmış olsa bile hayatı yönetme biçimindeki süreçler ve stratejiler değişmediği için fiziksel değişimin kısa bir süre ile sınırlı kalması normal sayılabilir.
Kişi vücudu için böyle bir kararını almadan önce veya sonra mutlaka fiziksel detoks kadar önemli sayılması gereken “Zihinsel Detoks” dediğimiz bilgi aktarma sürecinden de geçmelidir.
Nedir Zihinsel Detoks işlemi?
Beynimizde geçmişte yaşanan tecrübeler ve duyu organlarımız vasıtası ile alınan bilgiler duygularla birlikte beynimize kaydedilmektedir. Yaşanan tecrübenin içeriksiz sonuçlarını farkında olmadan ortaya çıkardığı stratejiler, kişinin istediklerine ulaşmasını engellemekte ve kaynakların yeteri kadar kullanılamamasını sağlayabilmektedir.
Kaynakların kullanılmasını engelleyen, değişime direnci arttıran, yeni öğrenme süreçlerinim önünde engeller yaratan bu sonuçlar tıpkı insan vücudundaki bakteriler veya virüsler gibi kişiyi çok şey yapabileceği halde ya aza razı olur hale veya hiçbirşey yapamaz hale getirebilmektedir.
İşte “Zihinsel Detoks” kişinin farkında olarak veya farkında olmadan yaşadığı sonuçların ne olduğunun farkına varılmasını ve bunların etkilerinin ortadan kaldırılmasını sağlayabilmektedir.
Ayrıca bilgilerin içeriksiz modelde nasıl öğrenilebileceğini, hayata karşı konması gereken tavrın neler olabileceğini, nasıl hayır denilebileceğini Zihinsel Detoks süresince öğrenebilmek mümkündür.
Bu yazının devamını http://www.cengizeren.info/content/view/70/1/ adresinden okunabilirsiniz.
Kişinin kendi hayatını yönetebilmesi, kaynaklarını kullanabilmesi, istediği sonuçlara düşündüğünden daha kısa zamanda ulaşabillmesi, bu yöntem sayesinde kolaylıkla sağlanabilmektedir.
Cuma, Şubat 20, 2009
Siz Nasıl Değiştiniz?
Pazartesi, Ocak 19, 2009
NLP Teknikleri ile Zihinsel Detoks Videosu
Zihinsel Detoks programına katılabilmek için 0216 464 1727
Perşembe, Şubat 14, 2008
Zihinsel Detoks
Davranışsal, duygusal, yöntesel açıdan kişinin beyninde varolan farkında olmadığı süreçlerin neler olduğunu farketmek, değişim süreçlerinin yeniden, doğru modelde ve kişinin kararlarına bağlı olarak organize edilmesini sağlamak için 16 saat süreli bir bilgi aktarımıdır.
Çarşamba, Şubat 13, 2008
Zihinsel Detoks
Salı, Kasım 20, 2007
Kişisel NLP semineri
Bire bir yapılan görüşmeler hakkında detaylı bilgi http://www.erenlp.com ve http://www.cengizeren.info sitesinden alınabilir.
Randevu için 90-216 464 1727 numaralı telefonu arayabilirsiniz.
Business Week dergisi üyelik formu
https://www.mcgraw-hill-sales.com/bwcbe.htm
linkindeki formu doldurarak kolayca abone olabilirsiniz.
Uluslararası piyasalardaki haberleri derinlemesine yorumlar ve karar süreçlerinize katkıda bulunur.
Pazar, Mart 25, 2007
Doğan Cüceloğlu Ölümle Değişim Hıncal Uluç ve Yorumlar
Ölümü düşünmeden yaşamak güzel de..Ünlü anekdottur..- Yaşamınızın son saati olduğunu bilseniz, kimi arardınız?.. - ?????? - Peki ne duruyorsunuz o zaman?.. Zeynep Saçkırk'ın yolladığı satırları okurken aklıma geldi birden.. Zeynep kendi notlarını mı yollamış, internetten mi derlemiş, ya da Cüceloğlu'nun kitaplarından da nakletmiş, bilmiyorum.. Ama önemli..Ölümle çok iç içe yaşadığım bu günlerde, yaşamı nasıl durmadan, nasıl anlamsızca ertelediğimizi bir daha düşündüm.. Sonra dedim ki.."Bu Cüceloğlu'nu mümkün olduğu kadar fazla insan okumalı.. İşin bana düşen kısmı, bana gönderilen notu, size nakletmek..
Hıncal Uluç'un yazısı böyle başlıyordu. Bir pazar sabahı bir gazete köşesinde bu yazıyı görmek gerçekten üzücü. Zira pazar günleri sabahı insanlar için keyif aldıkları bir zaman. Uzun kahvaltı, yavaş dokunuşlar ve sohbet, televizyonda br kovboy filmi seyretmek ve Hıncal Uluç'un yazısı. Yazının devamında ise Doğan Cüceloğlu'nun bir seminerde anlattıkları. Bunları okuduğunuzda ayarınızın ve keyfinizin bozulması sonucunu ortaya çıkarabilir, pazar günü sabahı.
Doğan Cüceloğlu'nu tanıyoruz. Kişisel gelişimin Türkiye'deki öncülerinden biri. Aşağıda anlattıkları ise artık Kişisel Gelişiminden vazgeçip bir tarikat şeyhinin söylediklerine yakın şeyler söylemeye başlaması artık yaşlandığını ve ölümü düşünmeye başladığını gösteriyor. Daha öncesinde tavır koymak ve hayır demek konusunda hiçbir şey söyleyemeyen Doğan Cüceloğlu şimdi ise kişilere ölümü düşündürterek bilgi aktardığı kişilerin daha kolay yönetilmesini da sağlamaya çalışıyor. Bu anlamda kendisine Yaşam koçu yerine Öbür Dünya koçu diyebiliriz.
Peki, Hıncal Uluç bu yazıyı neden köşesine almıştır. Bunu almasının nedeni kendisinin de ölümü düşünmeye başlaması olabilir ya da insanlara ölümü düşündürterek tavır koymalarını engellemeye çalışması olabilir. Ancak kendisi için şanssızlık olduğunu söyleyebiliriz.
Doğan Cüceloğlu'nun konuşmasını aşağıdaki şekilde vermiş Hıncal Uluç. Yazının altına da bir yorum eklememiş.
Doğan Cüceloğlu'nun eğitimindeki katılımcılarla bir konuşmasından: Doğan Cüceloğlu: Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı? Bir katılımcı: Allah'a şükür, hocam, bildiğimiz kadarıyla yok. Cüceloğlu: Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz? Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar: Ölüm.Cüceloğlu: Gerçekten de ölüm tüm insanların başına geleceği kaçınılmaz olan tek şeydir. Doğum da tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir, ama bundan sonra başa gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Başka hiçbir şey insanların tümünün başına gelmeyecektir. Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi? Katılımcılar burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlar. Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğu da açıktır...Cüceloğlu: Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz? Katılımcılar: Hayır Cüceloğlu: Bu saniye içinde olma olasılığı var mı? Bir katılımcı: Var. Cüceloğlu: Yarın? Bir katılımcı: Evet. Cüceloğlu: 30 yıl sonra? Bir katılımcı: Olabilir. Cüceloğlu: Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz? Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü genellikle yaşama böyle bakmamışlardır.Cüceloğlu: Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir? Var mıdır böyle bir garanti? Bir katılımcı: Yoktur Hocam. Cüceloğlu: Peki nereden biliyoruz az sonra telefonun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini? Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlar.Bir katılımcı: Hocam konuyu değiştirsek? Cüceloğlu: Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence. Peki, acaba bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu bilseydiniz, o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz? Yoksa farklı şeyler mi yapardınız? Bir katılımcı: Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam. Cüceloğlu: Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz? Aynı iletişim mi olurdu? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz? Aynı konular, tartışma ya da gerginlik yaratır mıydı? Yoksa önemsiz hale mi gelirdi? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız? Ona, yüreğinizin derininden gelen bir "Seni gerçekten çok seviyorum" demeye ne gerek var diye düşünür müydünüz? Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı? Burada bazı katılımcılar ağlıyordur. Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız olduğunu şimdi fark etmişlerdir.Cüceloğlu: Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde "Şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim" diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?
Bu yazılanları okuduğunuzda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Herhalde katılımcılarla aynı duyguları yaşayıp kendinizi rahatsız hissetmenizin normal olduğunu söylenebilir. Ancak anlatılanların ortaya çıkaracağı sonuç Doğan Cüceloğlu'nun anlattıklarından çok uzak noktalara ulaşacaktır. Böylece kişiler kendilerini kötü hissedecekler, evde bıraktıklarının her an öleceklerini düşünecekler, tavır koymaları veya hayır demeleri gereken yerde "ölebilir" diye düşünerek tepki göstermekten vazgeçeceklerdir. Dahası her an ölebilirim diye düşünmeye başlayıp büyük ölçüde pasifleşmeye başlayıp bir müddet sonra ölüm korkusu duymaktan ötürü hiçbir şey yapamaz hale gelecekledir.
Bunun adına kötünün kötü ile tedavi edilmeye çalışılması diyebiliriz. Kötünün kötü ile tedavisi olmaz, olursa bile sonuç daha kötü olacaktır, normal olarak. Kanser hastalığını yaşayan birine daha kötü bir hastalığı örnek vererek onu rahatlatmaya çalışmanın hiçbir yararı olmadığı gibi onun söylenen hastalığı da düşünmeye başlaması sağlanacak ve o hastalığın da kendisinde çıkma ihtimali ortaya çıkacaktır.
Bütün bunlar Doğan Cüceloğlu'ndaki gelişim sürecin sona erdiğini anlatmaktadır. Bu noktadan itibaren ne kendisine ve nede başkalarına katkıda bulunması zor hale gelecektir. Bir seminerinden sonra sorulan bir soruya vermesi gereken cevap yerine anlattığı hikaya dikkate değer.
Doğan Cüceloğlu'na seminer sonrasında bir kişi şu soruyu sorar. "Doğan Bey, neden 6 ay Türkiye'de 6 ay Amerika'da yaşıyorsunuz? Türkiye'de neden sürekli yaşamıyorsunuz?" Doğan Cüceloğlu "ben cevap yerine size bir hikaye anlatayım" der ve anlatmaya başlar.
Köyde yaşayan uyuz bir köpeğe hiç kimse bakmaz ve köpeğin de uyuzu giderek artarmış. Köpeğe hiç kimse de dikkat etmezmiş. Bir gün bu köye bir Amerika'lı aile gelir, yerleşir. Yerleştikten sonra uyuz köpeği görürler ve bakmaya başlarlar. Günler geçtikçe köpeğin uyuzları kaybolur, tüyleri parlar, normal kilosuna kavuşur. Köpek güzelleşmektedir ve köylüler de köpeğin ne kadar güzel bir köpek olduğunu anlarlar.
Amerika'lı aile köyden ayrılacaklardır ve köpeği de birlikte götürmek isterler. Fakat köylüler güzelleşen köpeğin götürülmesine izin vermezler. Amerikalı aile köyü terkeder ve köpek kalır. Bir kaç ay sonra köpek zayıf, uyuz ve yaralı haline geri döner. Doğan Cüceloğlu kendisini dinleyen bir kaç kişiye bakar ve "İşte ben bu yüzden Türkiye'de sürekli yaşamak istemiyorum" der.
Kendisi için böyle bir metaforik hikaye anlatabilen bir kişisel gelişimcinin Türkiye'de sürekli yaşamaya başladıktan sonra yukarıdaki ölümlü cümleleri dinleyenlerine söylemesi çok da anormal değil. Daha fazla da bir yorum yapmanın gereksiz olduğunu düşinüyorum.
Salı, Şubat 20, 2007
Söylemler ve Sonuçlar
Kişisel Gelişim dergisi “2007’de Kişisel Gelişim” başlığı ile bir röportaj yayınladı. “Kişisel Gelişim Dergisi sordu, Uzmanlar yanıtladı” diye devam ediyordu yazı.. Konu kişisel gelişim ile ilgili olarak başlamasına rağmen konu dönmüş dolaşmış NLP’ye gelmiş, ve bu konu hakkındaki tartışmaların nedenleri açıklanmaya çalışılıyor görünüyor. Ancak röportajı hazırlayanlar ve cevap verenler kişisel gelişim konusunun kendisi veya başka konularla hiç ilgili olmadıkları anlaşılıyor. Reiki, Feng shui, Yoga, ruhsal gelişim veya başka konular bu röportajın gündeminde yok. Böylece Kişisel Gelişimdeki en önemli konunun NLP olduğunu anlıyoruz ve Kişisel Gelişim dergisinin ve röportajdaki kişilerin NLP’den çok hoşlanmadıklarını da söyleyebiliriz.
Kişisel Gelişim dergisini yayınlayan Hayat Yayınları yıllar önce kurduğu Hayat Academy ile NLP eğitimleri vermeye çalışmış ancak bunda başarılı olamamışlardı. Bu açıdan Kişisel Gelişim dergisinin bu tavrı anlaşılabilir. Hayat Yayınlarının Zaman Gazetesinin görüşlerine yakın kişiler tarafından kurulduğunu ve yönetildiğini söyleyebilmek mümkün.
Tarikatlar da NLP’yi keşfetti haberinde ifade edilen “Nur’o Linguistic Programming” cümleleri NLP’ye karşı konan bu tavır arasında önemli bir bağlantı da olsa gerek.
Bu röportajda uzmanların söyledikleri ise önemli cümlelerin ise dikkatle incelenmesi gerekiyor. Hem kendileri ve hem de neler düşündükleri hakkında önemli ipuçları da veriyor bize, dikkatli olarak incelendiğinde.
Acar Baltaş’ın röportajda söylediği en önemli cümle şu.
“ Baltaş’ın 3 yıldır öncülüğünü yaptığı “zayıflıkları ve eksiklikleri gidermek yerine güçlü yönlere odaklanmaya” dayalı anlayış yaygınlaşacak”.
Eksiklikleri gidermek yerine güçlü yönlere odaklanmak stratejisinin gelişimle hiçbir alakası olmadığını öncelikle söyleyebilmek mümkün. Örneğin bir kişinin hitabeti güçlü ve bilgisi eksikse hitabetini geliştirerek bilgi eksiklerini tamamlamaya çalışmaması normal karşılanabilir, bu cümle sebebi ile. Bu mesaj değişim ve gelişimi değil olduğu gibi kalmayı ifade ediyor bu açıdan. Zaten güçlü tarafınızı yok ise “sizin için de yapılacak bir şey yok” alt mesajı da okunabilir.
Acar Baltaş’ın hem mentörlüğünü 4 Yıl yaptığı Galatasaray’ın ve Fatih Terim dönemindeki Milli Takımın neden başarısız olduğunu yukarıdaki strateji kolaylıkla anlamamızı sağlamaktadır.
Milli takım için böyle olan bir sonuç elde edilmişse, sözel ve yazılı bilgi aktarımlarında da başarı sağlanması zor görünmektedir. Üretim hattınız güçlü, satış hattınız zayıfsa, üretime odaklanın satış yapmasanız da olur sonucu çıkarılabilir ki bu o işletmenin stoklarını arttırarak sonunu hazırlayacaktır. Acar Baltaş bunu anlatmak istemiyor olabilir ama Türkçe kullanımından dolayı ortaya çıkan sonuçlar, “Yenilmekten korkmuyoruz ama nefret ediyoruz”, “Korkaklar hergün, cesurlar bir kere ölür” sloganlarının sonuçlarından farklı olmayacaktır.
Adil Maviş ise “Bir de her insanın kendisi geliştirmesi gereken konular vardır ki, bunlar da her zaman iletişim, duygusal ve ruhsal gelişim motivasyon konuları olacaktır.” Cümlenin içine ruhsal gelişim kelimelerinin sızmış olması, Kişisel gelişim Dergisinde de danışmanlık yapan kişinin dergi ile aynı görüşte olduğunu gösteriyor. Yakın bir zamana kadar kendisini NLP uzmanı olarak tanıtan kişinin “NLP out, koçluk in” demesi de artık NLP uzmanı olmaktan vazgeçtiğini gösteriyor. Kendisine artık koç denmesi gerekiyor. Milliyet Gazetesinde yazdığım yazılardan birinde tarikat şeyhlerine “Öbür Dünya Koçu” denebileceğini ifade etmiştim.
Yine dergiye yakın olan ve dergiye yazılar yazan Belgin Öğrek’in cümlelerinde kullandığı metafor da dikkate değer.
“Kişisel Gelişimcilerden kendini sürekli geliştirenler, Deniz Feneri gibi daha çok ışık vererek kaptanlara yol göstermeye devam edecekler.”
Cümle açıklandığında “ben o anlamda söylemedim diyebilir ama açıklanacak anlamı fark ettiğinde Türkçe kullanımının önemini yeniden düşünmesi gerekecektir. Cümlenin “Kişisel gelişimcilerden kendini sürekli geliştirenler Deniz Feneri gibi daha çok ışık vererek” olan bölümü için, birinci olarak şunu anlayabiliriz.
Kişisel gelişimciler kendini sürekli geliştirenler ve geliştiremeyenler diye ikiye ayrılmaktadır. Kendini sürekli geliştirenler daha çok ışık vererek dendiği için geliştiremeyenler de ışık vermeye devam edecek ama verdikleri ışık diğerlerine göre yetersiz olacaktır. Böylece az ışık veren ve çok ışık veren kişisel gelişimciler olacağı görsel temsil sistemleri kullanılarak aktarılmaktadır.
Deniz Feneri metaforu ise yukarıda incelenen kısım kadar önemli. Zira Deniz Fenerlerinin en önemli özelliği yer değiştiremez olmaları ve aydınlık olduğunda hiçbir işe yaramamalarıdır. Belgin Öğrek’in zihninde kişisel gelişimci ve Deniz Feneri bağlantısının kurulması en başta kendisinin yer değiştiremeyeceğini gösterirken, oturduğu veya çalıştığı yer civarından bir veya birkaç deniz feneri görerek etkilendiği de söylenebilir. Ancak daha da büyük bir olasılıkla deniz feneri ışığı karanlıkta görülebileceği için evinden deniz fenerinin görülmesi normal sayılmalıdır. Bu anlamda karanlık olmadığında, yani kişiler herhangi bir sorun yaşamadığında bu cümleleri söyleyen kişinin yapacağı çok fazla şey olmayacaktır.
Deniz Feneri ve Kaptan bağlantısı ise bir başka sonucu ortaya çıkarmaktadır. Sadece denizde yol alan teknelerin kaptanlarına yol göstermek isteyen Belgin Ögrek, bu cümlelerle armatörlere eğitim verebileceğini de farkında olmadan ifade etmektedir. Kaptana yardım edildi mi çalışanların hiçbir sorunun kalmayacağı düşünülmektedir. Aynı zamanda “siz benden isterseniz size seminer verebilirim, bu yüzden benim ışığımı karanlıkta görebilir olmanız gerekir, sorun yaşıyorsanız bana gelin” ifadesi ile kendisinin fark edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Karada olan insanlara ise bu modelle hiçbir yardımda bulunabilmesi kolay değildir. Burada da bilmenin yetmediğini Türkçe doğru modelde kullanılmadığı zaman ne sonuçlara yol açabileceğini kolaylıkla görmekteyiz. Keşke deniz feneri yerine el feneri olmak isteseydi.
Yine aynı dergide yazılar yazan İsmet Barutçugil’in “ 2007’de NLP yine ilgi çekecek ancak daha nitelikli bir düzeyde olması beklenecektir” cümleleri ile yaptığı yorum en sade ve açık olanıdır. Bu söylemin doğru olduğunu kabul etmek gerekir. Zira piyasada NLP uzmanı olduğunu söyleyip NLP’yi bilmeyen çok sayıda sertifika sahibi olan çok sayıda kişi vardır. Ancak bu kişilere de tavsiyem NLP’den önce Türkçe dilini gramatik, pragmatik, semantik açılardan ve ortaya çıkardığı süreçleri de inceleyerek öğrenmeleridir.
NLP konusunun kişisel gelişimciler tarafından bu kadar önemsenmesi boşuna değil. Zira bu kişiler bu güne kadar anlattıkları bilgilerin hiçbir işe yaramadığını, NLP’nin ise Türkçe’yi doğru modelde kullanarak bilgi aktarıldığında ve NLP Teknikleri kullanıldığında çok hızlı sonuç alınabildiğini artık bildiklerini göstermektedir. Ancak kendileri farkında olmadan değişime direnç gösterdikleri için NLP’ye karşı tavır almaları açıklanabilir.
Zira NLP’yi bilsinler ya da bilmesinler, değişime karşı gösterilen direnç aşılması gereken en önemli engeldir. Bu yüzden kişisel gelişimcilerin kendilerini değiştirebilmeleri bilgi aktardıkları kişiler için de çok önemlidir. Ancak başarıdan hemen sonra gelen başarısızlıklar farkında olmadan kişinin kaynaklarını kullanmayı engellemekte ve hayata karşı tavır koymak yerine başka şeylere tavır koymaya başlamaktadırlar. Bu yazının yazılması ise bugüne kadar olduğu gibi, bugünden sonra da olacak olan “kelime ve cümlelerin” ne kadar önemli olduğunu göstermeye çalışmaktan ibarettir. Hele bu bilgiler kamuya aktarılıyorsa ortaya çıkacak sorunların her seviyede fazlalaşması İsviçre Türkiye Milli maçının sonunda yaşananlara benzer bir durum ortaya çıkartması kaçınılmazdır.
Cumartesi, Ocak 13, 2007
Gazetecilik bölümünde okuyan bir öğrencinin Cengiz Eren ile yaptığı röportaj. İlginizi çekecektir.
Nazmi Bari ile Yapılan röportajın devamı. Hayata karşı koyulan tavrın tenis içeriğinde net olarak görüldüğü bir röportaj. Devamı gelecek.
Nazmi Bari ile yapılan röportajın devamı. Kişisel Gelişim süreci de bu anlamda devam ediyor, aktarılan bilgiler önemli.
Nazmi Bari Röportajı. Nazmi Bari tenis tarihini ve hem de kişisel geçmişini özetliyor.
Cumartesi, Eylül 23, 2006
Mustafa Kemal Atatürk Hakkında internette dolaşan bir yazının düşündürdükleri
Yazının linki:
http://www.erenlp.com/kisiselgelisimmerkezi.htm
Yazıyı okuduğunuzda kurulan ilginç bağlantıların ilginizi çekeceğini düşünüyoruz.
Yorumu yapılan yazı Abraham Lincoln'un hayatı için kurulan modelin Lincoln'un adı yerine Atatürk konarak hazırlanan ve Mustafa Kemal'in yaşadığı kötü tecrübeler sıralaranarak kopyalanmış şeklidir. Öğrenildiğine göre bu yazıyı Kişisel Gelişim Uzmanı olduğunu ifade eden Mümin Sekman tarafından hazırlanmıştır ve copy paste yazarlığa iyi bir örnek olarak gösterilebilir.
Öbür Dünya Koçları
Yazıyı http://www.milliyet.com.tr/2006/09/23/cumartesi/yazeren.html adresini tıklayarak okuyabilirsiniz. İlginizi çekeceğini düşünüyoruz.
Salı, Temmuz 11, 2006
James Leckman denetimindeki Yankı Yazgan
"Bu hafta İstanbul’u bir kez daha, hem bir ev sahibi, hem de bir misafir gibi gezdim. İşte, o gezide, yol arkadaşım Yale’den hocam James Leckman’ın denetiminde hazırladığım, İstanbul’un huy ve mizaç tahlili:"
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=46092,10,148&tarih=10.07.2006
Profesör Dr. Yankı Yazgan çalışmaları ile tanınıyor. Bu çalışmalar içinde “Kirlenmek Güzeldir” reklam kampanyası yapan bir deterjan firmasına, kampanyanın doğru olduğunu kamuoyuna aktarmak görevi de. Türkçe açısından da bakıldığında yanlış olan “Kirlenmek güzeldir” cümlesi toplumdaki bütün kirlenmeleri biraz daha arttıracak güçte. Bu kampanyanın reklamlarında oynayan Anne sözü dinleyen Mehmet Okur’da Basketbol milli takım kampına katılmayarak “Kirlenmek Güzeldir”i onaylamış oldu.
Ancak bu yazının konusu bu değil. Yukarıdaki kalın harflerle yazılı paragraf çok şeyi de anlatıyor gibi. İstanbul’u hem misafir ve hem de ev sahibi olarak gezen ve bunu da yazısına kişinin Yankı Yazgan olması ilginç. Yoğun çalışmalarının kendisini ev ve iş arasına hapsettiğini ve İstanbul’a yabancılaştığını anlayabiliriz, bu cümleden kolayca. Aziz Nesin’in böyle bir hikayesi vardır. İstanbul’da yaşayan bir kişi kendisini ziyarete gelen kişileri gezdirirken İstanbul’u öğrenir.
Yankı Yazgan biraz daha ileri giderek İstanbul’un huy ve mizaç tahlilini de yapmış yazısının devamında. Ancak İstanbul’u bir canlı gibi düşünüp tahlillerini sıralamış. Bu anlatım hipnotik bir anlatım ve dil açısından yanlış olsa da yapılabilir. Aslında anlattığı İstanbul değil İstanbul’u nasıl algıladığının anlatılması gibi görünse de kendisini veya okuyanları anlatmaktadır. Böylece yazıyı okuyan her kişi kendisinin hangi kategoriye girdiğini düşünecek ve yerleştirecektir.
“O gün domates çok üzgündü. Gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Sonra birden bir ses duydu. Domates olarak kalırsan çabuk yaşlanırsın bu sebepten salça olman daha iyi. Bu sesi duyduğunda rahatladı. Salça olmaya karar vermişti. Domatesin yüzünde güller açıyordu. Biraz daha kızarmıştı ve gülmeye başladı.”
Yukarıdaki cümlelerden olmayan bir şeyin olmuş gibi anlatılmasını ifade ediyor. Doğal olarak bu yazıyı okuyan kişiler farkında olmadan boşluğu dolduracaklar ve domatesin yerine kendilerini koyacaklardır.
Ancak bu da yazımızın konusu değil. Konumuz “Yale’den hocam James Leckman’ın denetiminde” cümlesi. Bu cümle gerçekten ilginç ve bu yazıyı hazırlayan kişinin durumunu farkında olmadan ifade ediyor. Profesörlük ünvanı almış bir kişinin hala hocasının denetiminde olması durumun vahametini gösteriyor. “Yale’den hocam James Leckman ile birlikte”, “Yale’den hocam James Leckman’ın düşüncelerini de katarak” ve benzeri cümleler kullanılabilecekken “denetiminde” kelimesinin kullanılmasının yanlışlıkla olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten de hocasının denetiminde olan bir kişini hocasını aşabilmesi mümkün olmayacaktır. Zihinsel olarak denetim var ise sınır da var demektir. Yankı Yazgan ancak hocasının ulaştığı seviyeye ulaşabilir ama onu aşamaz. Aşağısında kalması ise çok daha normal sayılabilir.
Yukarıdaki verilerden Yankı Yazgan için denetlenen Profesör diyebilir.
İstanbul’a gelince, İstanbul’un anlatılması pek mümkün değil, ancak yaşandığında hissedilebilir. Bildiğiniz gibi “harita bölge değildir” ama öğrenilmesi gereken bir başka nokta ise “ Bölge o anı kavramaz.”
Uzun Yol Hipnozu
Yazının linki http://www.milliyet.com.tr/2006/07/11/cumartesi/yazeren.html
Kişisel NLP Semineri Nilüfer Kas yazdı
Yazının linki: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4715766&yazarid=134
Siz de kaynaklarınızı kullanmak, geleceği planlamak ve kaynaklarınıza uygun hedeflere düşündüğünüzden daha kısa zamanda ulaşabilmek için Kişisel NLP seminerine katılabilirsiniz. Randevu için 0216 464 17 27.
Pazar, Temmuz 02, 2006
NLP Ne işe Yarar? -2
NLP'yi biz aslında farkında olmadan kullanıyoruz. Zira yaptığımız her işte ve her harekette duygularımız var, algılarımız var, yaptığımız konuşmalar var. Bu konuşmalar kendi kendimize olduğu gibi dış dünyaya ifade edilen sözler de olabilir. İşte bu raçların öncelikle doğru kullanılması kaynaklarımızın farkına varılması ve geleceğin kendi kararımızla ve isteğimizle kaynaklara uygun hedefler doğrulrusunda belirlenmesi gerekecektir.
Örneğin Seda Sayan "Kendimi Aydin Dogan’in kizlarindan biri olarak görüyorum.“ cümlesinde vermek istediği iki mesaj vardır. Birincisi ben güçlüyüm bana dokunamazsınız demek istemektedir. İkincisi ise Nihat Doğan ile olan beraberliğinin Doğan soyadı ile bağlantılı olduğu anlaşılabilir.
NLP'yi farkında olarak kullanmaya başladığımızda yaşadığımız sorunların sorun olmadığını kolaylıkla anlayabiliriz. NLP'nin iki temeli varsa bunlardan birincisi "Hayır" diyebilmek, ikincisi ise "hayata karşı tavır" koyabilmektir. Hayır demek isteyipte diyemediğiniz her hayır daha sonra karşınıza önemli sorunları getirecektir. Hayata karşı tavır koyamadığızda ise insanlara tavır koymaya başladığınızda, güçlü değilseniz zarar görebilirsiniz.
NLP ile fobilerin ortadan kaldırılması, stresin yönetilmesi, uçak, deprem ve farkında omadan yaşanan tüm korkula ortadan kaldırılıabilir. Karar, yönetim, operasyon stratejilerinin içeriğe bağlı olarak oluşturulması liderlik yapabilmenizi , yön belirlemenizi sağlayabilir. Satış, iletişim, ikna, değişim süreçlerinin tesbiti ve doğru modelde organize edilmesi istenen sonuca, kişisel ve kurumsal hedeflere çok kısa zamanda ulaşmanızı sağlaayabilir.
İletişimin ve insanın olduğu her içerikte kullanılabilecek NLP teknikleri öğrenme süreçlerini de çok kısaltabilir. Böylece başarılı olmak için çok çalışmak yerine daha az çalışarak kolaylıkla istenen sonuca ulaşılabilir.
Bu konudaki detaylı bilgiler için http://www.erenlp.com sitesini ziyaret edebilirsiniz.
NLP Ne işe Yarar?
Bu aralar bir çok kişi NLP'yi sorguluyor. Ne işe yaradığını, tehlikesi olup olmadığını, nasıl uygulandığını, değişimin bu kadar çabuk gerçekleşmesini kolay olup olmadığını.
Kısaca açıklamak gerekirse NLP duyular, duygular, kullanılan dil arasındaki bağlantıları inceler. Varolan program veya programların neler olduğunu farkettikten sonra bunların ne şekilde değişebileceğini kararını kişiye bırakır. NLP bilgilerini öğrenen kişi kendi kararı ile hayatını yönetmeye başlamak istediğinde kaynaklarına uygun hedefler için harekete başlayacaktır.
NLP konusundaki bilgi aktarımında en önemli nokta bu bilgileri aktaran kişinin dili daha doğrusu "Türkçe'yi" doğru modelde kullanabilmesi gereklidir. Aktardığı cümleler içinde farkında olmadan yapılacak yanlışlıklar bilgi aktarılan kişide önemli engelleri yaratabilir. Bu açıdan NLP bilgi aktarımından sonra bilgi aktarak ve aktaran kişi ile bağlantı kalmamalıdır.
Dil kullanımı ise iki şekilde olabilir. Bilgi aktaran kişi dış dil kullanabilir. Bunun anlamı ise daha önce söylenmiş ve ifade edilmiş cümlelerin aynı şekilde kullanılmasıdır. "Ya bir yol bul ya da bir yol aç cümlesi Hannibal'in cümlesidir. Cebelitarıkta gemilerini yakan Hannibal Alp dağllarını aşmaya çalışırken svaşı kaybetmiş ve ölerek yoldan çekilmiş tarihten silinmiştir. Derin olan kkuyu değil kısa olan iptir cümlesi de Konfüçyüs'e aittir. Söylenme nedeni araştırılmadan kullanılan bu cümle şu anda kişide başka sınırlar ortaya çıkaracaktır. Zira artık kuyu da ipte yoktur.
Bu sebeplerle dış dil kullanılarak aktarılan bilgiler, yazılan yazılar, yayayınlanan kitaplar ve bloglar istenen sonucu ortaya çıkarmadığı gibi farkında olmadan başka sorunlarda yaratacaktır.
Dış dil kullanımından iç dil kullanımına geçildiğinde ise fark kolaylıkla ortaya çıkmaktadır. Ancak iç dil kullanabilmek için hayatın ve doğanın gözlemlenebilir olması, farkedilmesi yorumlanması ve formule edilmesi de gerekecektir. Bu sebepten iç dil kullanımının oldukça zor olduğu söylenebilir.
İç dil bugüne kadar söylenmeyen ifade edilmeyen cümlelerin ilk defa ifade edilmesidir. Bilgi üretme gereğini de ortaya çıkaran iç dili kullanan kişilerin sayısı oldukça azdır. Mevlana bile bunu farketmiş ve bizim için artık dış dil olan iç dil olan "Yeni bir şeyler söylemek lazım" cümlesini ifade etmiştir. Büyük bir olasılıkla aynı şeyleri sürekli tekrarladığının farkına vardığında bu cümleyi söylemiş olabilir.
Bir yazıyı okuduğunuzda veya kitaba baktığınızda dış dille mi yoksa iç dille mi yazıldığını kolayca farkedebilirsiniz. Eğer okuduğunuz konuda kaynaklarınız zengin değilse farketme süresi biraz uzayabilir ama sopnunda farkedersiniz.
Bu açılardan NLP bilgisi aktarak kişilerin kendi bilgilerini kendi cümleleri anlatması istenen sonucu ortaya çıkarabilir ve değişimin kolaylıkla gerçekleşmesini sağlayabilir.
Yazının devamı gelecek.
Perşembe, Haziran 22, 2006
Milliyet Cumartesi NLP Hayatınızı Siz Yönetin
Cumartesi, Haziran 10, 2006
ÖSS Sınavı ile ilgili Tüyolar
Yazının öğrencilerimize yararlı olacağını biliyor ve sınava girecek öğrencilere başarılar diliyoruz. Yazıyı NLP uzmanı ve Eğitmeni Cengiz Eren ile Beslenme Uzmanı Taylan Kümeli hazırladı.
Salı, Mayıs 23, 2006
NLP ile ÖSS Kazan Semineri
Cuma, Nisan 21, 2006
Milliyet Cumartesi NLP Hayatınızı Siz Yönetin
Bilgilerinize sunarız.
Cumartesi, Nisan 15, 2006
Milliyet Cumartesi Hayatınızı Siz Yönetin.
http://www.milliyet.com.tr/2006/04/15/cumartesi/yazeren.html
İlginizi çekecektir.
Perşembe, Nisan 13, 2006
MilliYet Cumartesi NLP Hayatınızı Siz Yönetin
Siddet'in farkında olmadan nasıl ortaya çıktığı konusunda sorulamanın yazıldığı yazıda sözel ve atasözlari ile ilgili örneklerde var.
İlginizi çekecektir.
Pazartesi, Nisan 03, 2006
Zokayı Yutturmak Ali Atıf Bir Total Reklamı
Geçen hafta sözünü ettiğim "eşek maskeli hırsızların" başrolde olduğu Total reklamı ise listeye bile girememiş durumda.
Kesinlikle yaratıcı fikri, "potansiyel mesajı" daha iyi bir reklam ama daha az bağırmasını bir yana bırakırsak, "beğenilecek noktaları", dolayısıyla "tutunma" etkisi az..Çünkü akıllara pelesenk olacak "yerel zokası" az.
Reklamın sonunda çıkaracaktı hırsızlardan biri diğerinin maskesini "Anır lan! Hani aldığımız benzin iyi çıkmazsa anıracaktın" diyecekti. Maskesi inen kepçe kulaklı hırsız da "Aiii..Aiiii" diye anıracaktı..
Bak Total reklamını da anımsamayan kalıyor muydu!
Burası Türkiye..Dikkati çekip akılda kalmanın yolu bu! Ha o zaman da Türkiye’de çekilip diğer ülkelerde de yayınlanacak Total reklamının, diğer ülkelerde yayınlanma şansı olurmuydu onu bilemem. Aslında bilirim. Olmazdı. Burası Türkiye ve Türkiye başka yerde yok!"
Ali Atıf Bir’in Hürriyet’teki yazısı böyle. Bu kişinin yaratıcılığını da gözler önüne serüyor. Cem Yılmaz’ın reklamının etkisinin büyüklüğünü gösteren araştırma yazdığımız Opet ve Cem Yılmaz Reklamı’nın sonuçlarını daha da arttıracak güçte.
Ali Atıf Bir araştırma sonuçlarını kendi söylediklerini doğruladığı için sevinmiş olsa gerek. Ancak arabadan çıkan soygunculara Aiii, Aiii diye bağırtmayı düşünmek, Türkiye’de reklam sektörünün durumunun neden bu şekilde olduğunu da anlatıyor. Zira dekan böyle olursa onların yetiştirdikleri nasıl olur, düşünmesi bile kolay değil. Başka ürün kullanan tüketicileri eşek konumuna düşürmeyi kabul edebilir olmak etik değerler açısından bile anlamlı değil. Bu sonuç başka istasyonlardan benzin alanları nasıl hissettirecektir bir düşünün. Bu Total'in yanlışlarından biri olsa gerek. Eşek maskesi ile soygun yaptırmayı düşünmek ilginç. Daha da ilginç olanı ise Total kullansalardı polisten kaçabileceklerdi. Total soyguncuları kurtarır mesajı gerçekten çok ilginç: Total Kullanın kanunsuzluk yapın mesajını Ali Atıf Bir ise hiç farketmemis.
BU şekilde reklam akılda kalabilir ama tüketici bu reklamı yapan kuruma yönelmez. Reklam da yeni satış ortaya çıkartmaz. Bir zamanlar ağzı olan konuşuyor sloganı dillerde idi. Bu reklamın akılda kalma etkisi çok fazla olduğu halde BP’nin satışlarında artma olmadı. Slogan ürünün önüne geçmişti. Zira cümle etkili olmasına rağmen dil kullanımı açısından yanlıştı. Zira her ağzı olan konuşamaz. Kedilerin, köpeklerin, timsahların, kavanozların ağzı olmasına rağmen konuşamaz.
Total için ise söylenecek başka bir nokta olsa gerektir. Doğru Yerdesiniz sloganını kullanan Total , bu sloganın ikinci anlamını pek fark etmemiş görünüyor ve kullanmaya devam ediyor. Doğru, yerdesiniz beynimizde başka bir anlam ortaya çıkaracak sadece yere düşmüş olanların Total’i kullanmaları gerektiğini düşündürecektir. Yerde olmayanlar ise Total istasyonlarına girmeyeceklerdir, tabii farkında olmadan.
Ali Atıf Bir’in “yerel zoka” tabiri güzel. Müşterilere zihinsel zoka yutturulması gerektiğini söyleyen kişinin, bu yazısındaki zokası ise, Burası Türkiye, Türkiye Başka Yerde Yok. Böylece kendisinin de yer aldığı Başka Yerde Yok programına zihinsel zokayı çakmış durumda. Tabii, bu görüşlerinden ve cümlelerinden dolayı kendisini tebrik etmek gerek.
Cuma, Mart 31, 2006
Milliyet Cumartesi NLP Hayatınızı Siz Yönetin
İlginizi çekecektir.
Perşembe, Mart 30, 2006
Jan Voss'un Cevabı ve NLP Bağlantıları
Eserlerinize kesme, biçme, yapıştırma gibi müdahalelerde de bulunuyorsunuz. Bu 'değiştirme’ kaygınız nereden kaynaklanıyor?
Materyalleri değiştirmek benim için çok önemli. Bu tavır size işinizi farklı bir açıdan görme fırsatını veriyor. Bu tür müdahalelerin eseri zenginleştirdiğini düşünüyorum. Atölyemde öğrencilere ders verirken, mükemmel 'olmamaya’ çalışmalarını öğütlüyorum. Çünkü sanatçılık, kendi tekniğini yaratmayı gerektiriyor. “Sanatta öğrenilecek bir şey var mıdır?” diye bir soru vardır. Bu işle gerçekten uğraşacaksanız, başkalarından öğrenebilecekleriniz çok azdır.
Bu cümleler daha önceden ifade ettiğimiz cümleleri ve öğrenme süreçlerinde yaratıcılık kullanılmaya başladıktan sonraki dönemde neler yapılması gerektiğini kısaca özetliyor.
NLP konusunda söylenen “mükemmellik” kelimesinin kişinin kendi içeriği ile olduğunu NLP ile bir ilgisinin bulunmadığını da göstermektedir. Benzer şekilde “başarı” söylemi de aynı sonuçları kapsamaktadır. NLP için bunu söyleyen kişi de kendisinin NLP’yi kullanarak başarılı olmak isteğini ifade ediyor olacaktır.
Öğrenme süreçlerine baktığımızda ise NLP bilgilerini öğrenen kişinin NLP tekniklerini kullanarak kendisine ait yeni bilgiler üretmesi NLP’yi farkında olmadığı yeterlilik düzeyinde kullanmaya başladıktan ve bunu içselleştirdikten sonra yaratıcılık süreci bu konu ile sürekli yeni bilgileri beynine aktarabiliyorsa başlayabilecektir.
Daha önce Play Back veya Sahibin Sesi isimli yazı da aktardığımı gibi, başkalarının bilgilerini aktaran kişilerin istedikleri sonuçlara ulaşması mümkün olmayacaktır. Bu şekilde bilgi aktarımı ise aktarım değil anlatımdır. Dış kullanılarak anlatılan bilgiler ise o anda yaşanan içeriklere uygun olamayacağından değişim sürecini başlatması mümkün değildir.
NLP bilgilerini kullanarak mükemmel veya başarılı olmaya çalışıldığında yaratıcılık süreci başlamayacak ve kişi mükemmel olabilmek için güzel giyinmek, hata yapmamak, insanların mükemmel olduğunu kendisine söyleyebilmeleri için kendisini manipüle etmeye başlayacaklardır. Çoğu örnekte görüldüğü bu alanda doğal seleksiyon ortaya çıkacak NLP’de başarılı olamaya kişiler “Kişisel Gelişim Uzmanı”, Aile Koçu”, “Yaşam Koçu”, ve benzeri isimleri alarak NLP’de uzaklaşacaklardır ki , bu durumda olan çok sayıda kişiyi eğitim ve seminer piyasasında görebilmektiyiz.
Sonuç: Olmaya çalıştığınızda olmanız mümkün olmayacaktır, yaratıcılığınızı kullanıp kendi bilgilerinizi üretecek duruma gelebilmek için kendi isteğinizle değişebilmeniz sizi düşündüğünüzden daha ileri noktalara taşıyabilir. Bu sürecin ise kaynakların zenginliği ile bağlantılı olduğunun bilinmesi gerekmektedir.
Aslı Onat’a bu soruyu sorduğu ve Jan Voss’a bu cevabı verdiği için teşekkür ederiz.
Cumartesi, Mart 25, 2006
Bahar Ve Hareket
Kürek çekmek ve Bisiklet arasındaki bağlantıyı da gösteren bu yazının ilginize çekeceğiniz düşünüyoruz.
Yazının Linki http://www.milliyet.com.tr/2006/03/25/cumartesi/yazeren.html
Bu sayfadan yazıyı okuyabilirsiniz.
Salı, Mart 21, 2006
Hoş Görü Üzerine
BU kelimeyi en çok kimlerin kullandığı da biliniyor, kamuoyunda. Bunun neden kullandıklarını ise farketmek gerekiyor. Hoş görü kelimesini kullanan kişiler genellikle kendilerinin hoş görülmesini isteyenler. Hoş görüldüklerinde ise istediklerini kolayca yapabilecek duruma gelebiliyorlar.
Farkedilmesi gereken nokta, operasyonel içeriklerde gösterilecek hoşgörfü pek sorun çıkartmaz iken, stratejik içeriklerde gösterilecek hoşgörü daha ilerde önemli sonulara yol açacaktır.
BU açıdan kisaca ifade etmek gerekirse " Hoşgörü tavrı Öldürür". Daha da ileri giderek "Merak kediyi öldürür" cümlesi de merak etmeyi öldürüp duraganlaşmayı ortaya çıkaracaktır.
Kararı ise kişinin kendisi vermesi gerekiyor. Tabii sonuçlarına katlanmak kaydı ile
Pazartesi, Mart 13, 2006
Bir Film Yorumu: Dick and Jane
Jim Carrey’in önemli filmlerinden bir daha. Dumb and Dumber ve Pet Detective filmlerinde oynamaya başladıktan sonra “kara mizah” türünde filmlere yönelen Jim Carrey bu filmde de insanı hem güldüren ve hem de ürküten bir role bürünmüş durumda.
Enron, WorldComm, ve benzeri şirketlerde ortaya çıkan Arthur Andersen danışmanlık firmasının yardımcı olduğu, bizimde çok yakından tanıdığımız “hortumlama” yöntemlerinin kullanılmasının ortaya çıkardığı sonuçların kişisel hayata etkisi çok güzel şekilde vurgulanıyor.
Üst kademe yönetiminde yer alan kişilerin hayatlarının ne kadar kırılgan olduğunu anlatan bu filmin, hem gülmek ve hem de üst kademe yöneticilerinin hayatlarının neden sadece “iş” olduğunu ifade eden bu filmin görülmesi gerek. İş yoksa hayat yok
gibi bir sonuca varmak mümkün yüksek standart yaşamaya alışan kişiler açısından. Bu filmi “sahipler” değil de yöneticiler gördüklerinde neler hissedeceklerdir, bilinmez ama ben çok merak ediyorum.
Mortgage ile alınan evin başlangıçtaki ve son durumu arasında önemli farklar var. İşsiz kalındığında yapılan çeşitli denemelerin başarısızlığa uğraması ise yaşamanın, iş yönetmekten farklı olduğunu da anlatıyor. Bu arada tabii olarak böyle bir durumda eş ve çocuğun durumu ve davranışları da önem kazanıyor. Neyse ki bu filmde eş olan Jane Dick’e destek oluyor ve birlikte girdikleri komik ve heyecanlı maceralar bir çizgi film tadı veren bir duyguyu uyandırıyor.
Truman Show filmi ile önemli bir değişim yaşayan Jim Carrey daha sonra çevirdiği Aydaki Adam (Man in the moon) filmi ile de kara mizah yapmanın tadına varmıştı. Hortumlama tabirinin hortumlanan bankalardan sonra Türkçe’ye girmesi sonrasında ise Amerika gibi ekonomisi büyük ülkelerde de yaşanmaya başlaması, sorunun gelişmek ile ilgisi olmadığını da gösteriyor. Tabii filmde hissedarların durumu hiç gösterilmiyor. Egebank olayında yaşanan hortumlama sonucunda Şevket Demirel’in bütün varlıkların ve işletmelerine el konması da sermayedarların yaşadıklarını bu filmin devamı olarak bize anlatabilir.
Özellikle filmin sonunda yazı ve karikatürle anlatılanlar da yeni bir tekniğin kullanılmaya başladığını gösteriyor. Film bittiği zannedilirken aktarımlar yazılı olarak devam ediyor, bağlantılar burada daha net olarak kurulabiliyor. Film sonunu da dikkatle izlemek gerekiyor. Film gibi sonu da görülmeye değer.
Doğan Cüceloğlu Ölümle değişim. Hıncal Uluç ve Yroumlar
Doğan Cüceloğlu'nun konuşmasını aşağıdaki şekilde vermiş Hıncal Uluç. Yazının altına da bir yorum eklememiş.
Doğan Cüceloğlu'nun eğitimindeki katılımcılarla bir konuşmasından: Doğan Cüceloğlu: Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı? Bir katılımcı: Allah'a şükür, hocam, bildiğimiz kadarıyla yok. Cüceloğlu: Ne güzel! Peki, bana, istisnasız tüm insanların, yani altı milyar insanın da başına geleceği garanti bir şey söyler misiniz? Cevap neredeyse otomatik olarak çıkar: Ölüm.Cüceloğlu: Gerçekten de ölüm tüm insanların başına geleceği kaçınılmaz olan tek şeydir. Doğum da tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir, ama bundan sonra başa gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Başka hiçbir şey insanların tümünün başına gelmeyecektir. Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi? Katılımcılar burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlar. Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğu da açıktır...Cüceloğlu: Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz? Katılımcılar: Hayır Cüceloğlu: Bu saniye içinde olma olasılığı var mı? Bir katılımcı: Var. Cüceloğlu: Yarın? Bir katılımcı: Evet. Cüceloğlu: 30 yıl sonra? Bir katılımcı: Olabilir. Cüceloğlu: Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz? Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü genellikle yaşama böyle bakmamışlardır.Cüceloğlu: Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir? Var mıdır böyle bir garanti? Bir katılımcı: Yoktur Hocam. Cüceloğlu: Peki nereden biliyoruz az sonra telefonun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini? Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlar.Bir katılımcı: Hocam konuyu değiştirsek? Cüceloğlu: Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence. Peki, acaba bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu bilseydiniz, o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz? Yoksa farklı şeyler mi yapardınız? Bir katılımcı: Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam. Cüceloğlu: Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz? Aynı iletişim mi olurdu? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz? Aynı konular, tartışma ya da gerginlik yaratır mıydı? Yoksa önemsiz hale mi gelirdi? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız? Ona, yüreğinizin derininden gelen bir "Seni gerçekten çok seviyorum" demeye ne gerek var diye düşünür müydünüz? Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı? Burada bazı katılımcılar ağlıyordur. Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız olduğunu şimdi fark etmişlerdir.Cüceloğlu: Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz, acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde "Şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim" diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?
Bu yazılanları okuduğunuzda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Herhalde katılımcılarla aynı duyguları yaşayıp kendinizi rahatsız hissetmenizin normal olduğunu söylenebilir. Ancak anlatılanların ortaya çıkaracağı sonuç Doğan Cüceloğlu'nun anlattıklarından çok uzak noktalara ulaşacaktır. Böylece kişiler kendilerini kötü hissedecekler, evde bıraktıklarının her an öleceklerini düşünecekler, tavır koymaları veya hayır demeleri gereken yerde "ölebilir" diye düşünerek tepki göstermekten vazgeçeceklerdir. Dahası her an ölebilirim diye düşünmeye başlayıp büyük ölçüde pasifleşmeye başlayıp bir müddet sonra ölüm korkusu duymaktan ötürü hiçbir şey yapamaz hale gelecekledir.
Bunun adına kötünün kötü ile tedavi edilmeye çalışılması diyebiliriz. Kötünün kötü ile tedavisi olmaz, olursa bile sonuç daha kötü olacaktır, normal olarak. Kanser hastalığını yaşayan birine daha kötü bir hastalığı örnek vererek onu rahatlatmaya çalışmanın hiçbir yararı olmadığı gibi onun söylenen hastalığı da düşünmeye başlaması sağlanacak ve o hastalığın da kendisinde çıkma ihtimali ortaya çıkacaktır.
Bütün bunlar Doğan Cüceloğlu'ndaki gelişim sürecin sona erdiğini anlatmaktadır. Bu noktadan itibaren ne kendisine ve nede başkalarına katkıda bulunması zor hale gelecektir. Bir seminerinden sonra sorulan bir soruya vermesi gereken cevap yerine anlattığı hikaya dikkate değer.
Doğan Cüceloğlu'na seminer sonrasında bir kişi şu soruyu sorar. "Doğan Bey, neden 6 ay Türkiye'de 6 ay Amerika'da yaşıyorsunuz? Türkiye'de neden sürekli yaşamıyorsunuz?" Doğan Cüceloğlu "ben cevap yerine size bir hikaye anlatayım" der ve anlatmaya başlar.
Köyde yaşayan uyuz bir köpeğe hiç kimse bakmaz ve köpeğin de uyuzu giderek artarmış. Köpeğe hiç kimse de dikkat etmezmiş. Bir gün bu köye bir Amerika'lı aile gelir, yerleşir. Yerleştikten sonra uyuz köpeği görürler ve bakmaya başlarlar. Günler geçtikçe köpeğin uyuzları kaybolur, tüyleri parlar, normal kilosuna kavuşur. Köpek güzelleşmektedir ve köylüler de köpeğin ne kadar güzel bir köpek olduğunu anlarlar.
Amerika'lı aile köyden ayrılacaklardır ve köpeği de birlikte götürmek isterler. Fakat köylüler güzelleşen köpeğin götürülmesine izin vermezler. Amerikalı aile köyü terkeder ve köpek kalır. Bir kaç ay sonra köpek zayıf, uyuz ve yaralı haline geri döner. Doğan Cüceloğlu kendisini dinleyen bir kaç kişiye bakar ve "İşte ben bu yüzden Türkiye'de sürekli yaşamak istemiyorum" der.
Kendisi için böyle bir metaforik hikaye anlatabilen bir kişisel gelişimcinin Türkiye'de sürekli yaşamaya başladıktan sonra yukarıdaki ölümlü cümleleri dinleyenlerine söylemesi çok da anormal değil. Daha fazla da bir yorum yapmanın gereksiz olduğunu düşinüyorum.
Cumartesi, Mart 11, 2006
Mustafa Kemal Modeli Semineri AGL Ekibi
Perşembe, Mart 09, 2006
Kişisel Gelişim Kitapları hakkında
Yazının adresi http://www.erenlp.com/kitap_okumak.htm
İlginç bulabileceğiniz yazıyı okuyabilmek için linki tıklamanız yeterlidir.
Milliyet Cumartesi 11 Mart NLP Yazısı

Milliyet 11 Mart 2006 Cumartesi ekinde yayınlanacak NLP Hayatınızı Siz Yönetin köşesinin Başlığı "Görü".
Öngörü, İçgörü, Dışgörü, Durugörü ve Hoşgörü kelime ve kavramlarının incelendiği bu yazıda, Hoşgörü'lü davranışların sonuçları inceleniyor. Bu konuda yeni söylenen önemli bir cümle de ilginizi çekecektir. Bu nota bir güvervin resmi de ilave edildi.
Çarşamba, Mart 08, 2006
Mustafa Kemal Modeli Semineri Afişi

Mustafa Kemal Modeli seminerine ait afiş. 4 Mart 2006'da Eskişehir AGL ile birlikte verilen bu seminer isteyen gruplara, kurumlara, okullara ve üniversitelere ücretsiz olarak verilmektedir. Mustafa Kemal Modeli Seminerini almak isteyenlerin 0216 464 17 27 numarali telefona müracaatlari veya cengizeren@erenlp.com adresine mail göndermeleri organizasyonun planlanmasını sağlayacaktır.
Pazartesi, Mart 06, 2006
Mustafa Kemal Modeli Semineri
Perşembe, Şubat 23, 2006
Mustafa Kemal Modeli Semineri Eskişehir 4 Mart 2006
ANADOLU’NUN GENÇ LİDERLERİ (AGL)
ESKİŞEHİR
Algılamada, Uygulamada ve Davranışta"
· Liderlik
· Karar Alma
· Operasyon Stratejileri
· Dil Motifleri
· Davranış
MUSTAFA KEMAL MODELİ SEMİNERİ
Tarih : 04 Mart Cumartesi
Saat : 14.00
Yer : Eskişehir Ticaret Odası Konferans Salonu
EĞİTMEN
Cengiz EREN
Elektrik Mühendisi
NLP Uzmanı
http://www.erenlp.com
KATILIM ÜCRETSİZDİR
TEPEBAŞI BELEDİYESİ’ NİN KATKILARIYLA
Salı, Ocak 17, 2006
www.erenlp.com sitesinde yeni yazılar
Kişisel gelişim Müteahhitliği
http://www.erenlp.com/kgm.htm
Play-back veya Sahibinin Sesi
http://www.erenlp.com/sahibinin_sesi.htm
Milliyet Cumartesi sayfasi yenilendi yeni yazılar kondu.
http://www.erenlp.com/milliyet.cuma.htm
Yazılar ilginizi çekecektir.



































































